BİR RAKUN, BİR KADIN VE OKYANUS

okyanus2

Sabahın yeni yetme aydınlığı yatağımda yüzümü bulup da beni nazikçe uyandırınca, okyanusu gören odamın balkonuna doğru kalkıp ilerliyorum… Sürgülü balkon kapısını bir an önce yeni doğan güneşi görmeyi özleyen bedenimle buluşturmak için güçlü ve hızlı bir şekilde iterek açıyorum… Bu kibar küçük bedenin gerektiğinde ortaya çıkardığı güç beni hep çok şaşırttı ve hep şaşırtacak… Balkonun kenar demirlerine kollarımı dayayıp aşağı doğru eğiliyorum… O kısacık an, içerisinde muhteşem bir sonsuzluğu barındıran çok özel anlardan… Bütün varlığımı ne kadar çok genişletsem ki gözlerimin önünde serilen bu şöleni olduğu gibi içime çeksem, böylece nereye gidersem gideyim hep benimle olduğunu bilsem?

Arkadaşlarımla erken bir kahvaltıdan sonra onlardan izin isteyip bedenimin orada olmak için sabırsızlandığı yere doğru adımlarımı atmaya başlıyorum… Çok geçmeden estetik heykellerle ve çeşmelerle dolu otel bahçelerinden otel araçlarının geçtiği tali bir yola oradan da tropikal bir koruluğa açılan tek kişilik bir patikanın giriş kısmındayım… Patika ağzından aşağı doğru uzanan tropikal koruluğu algımla kolaçan ediyorum… Tamam, bedenim içine doğru çekiliyor ama peki güvenli mi? Evet, yanıtını aldıktan sonra, derinliklere doğru ilerliyorum… Çok uzun sürmüyor devasa ağaçların arasından okyanusa bakan uçurumun kenarındaki açıklıktan bu mavi, hafifçe üzeri sisli ihtişamı seyretmem…  Ahh! Okyanus, nasıl böyle enginsin… ne sonsuzsun…

Manzaraya bakan ağaçlar arasındaki açıklığa taştan yuvarlak bir masa koymuşlar. Hemen üzerine çıkıp bağdaş kuruyorum… Ne kadar uzun seyrettim lineer zamanını kestiremiyorum yalnız küresel zaman tam ve dolu dolu yaşanıyor, onu çok iyi biliyorum… Her ne zaman, artık zaman senin için bir şey ifade etmiyorsa, işte orada tam mevcudiyetinle var oluyorsun… Her şey dahil her şey tam orada seninle ve sen olarak var oluyor… İşte bu öz varlığın, işte bu asıl sensin…

Derken ağaçların arasından pıtır pıtır küçük emin adımlarla bir rakun yanıma doğru çıkageliyor… Burnunu havaya kaldırmış, koku duyusuyla algılamaya çalışıyor beni, bedenimi, elimde onun için yiyecek bir şeyler olup olmadığını… “Elim boş geldim tatlı rakun, ama hemen şimdi sana aradığını kolayca bulman için gereken enerji akışlarını çalıştırıyorum ve aradığın şeyle ilgili yolu açıyorum… ve yanıma gelip güzelliğini benimle böyle nazikçe paylaştığın için çok minnettarım…” İki kişinin bize yaklaşmakta olduğunu duyunca hemen ağaçların arasına saklanıveriyor… Gelenlerin ellerinde atıştırmalık bir şeyler var… Bana selam verip yolun aşağı kesimlerine doğru yavaşça ortamın tadını çıkararak ilerliyorlar… Sevgili rakunun gittiği yöne doğru… Birkaç dakika içinde buluşacaklarını ve rakunun aradığı bir şeyleri onların ellerinde bulacağını bir şekilde biliyorum… Biliyorum, çünkü bu arzunun yaratımına ben de katkımı veriyorum…  Ben de onunla ve doğayla birlikte yaratıyorum…

Doğadaki gibi bir bütünlük halinde yaşadığımız zaman senkronizasyon denen anında ve birlikten yaratım şekli kolaylıkla vuku bulabiliyor. O alanda yaratan, yaratılan, aracı olan, izleyen, alan, veren her şey “Bir”. Bu aşkın bir deneyim… zihnin ötesinde… hesaplamalarla alakalı değil… Tam bu benim iki yıl önce açtığım ve yazılarımı paylaştığım blog’un adı gibi “Mucize Bilinci” ile alakalı… Dilin dönmediği çok yerleri var, ama bir şekilde çok iyi bilirsiniz, bu olan o’dur işte.

Access Consciousness’ın 7 Günlük Etkinliği henüz bitmiş, bütün moleküllerim alıcı konumunda bütün evreni içine çekmeye elverişli iken, ben ve tatlı bedenim böyle bir bütünlüğün içinde varoluşsal bir ziyafet çekiyoruz. Bir süre sonra oturduğum yerden kalkıp ormanın daha da derinlerine merakla ilerliyorum… Bazı ağaçlar diğerlerinden daha sıcakkanlı geliyor, onlar da tıpkı insanlar gibi çeşit çeşit… Beni kucaklamak isteyene gidip sarılıyorum, ta ki o beni bırakana kadar… Bir süre sonra kökleri toprağın altından yüzeye devasa şekilde uzanıp etrafı saran bir ağaçla karşılaşıyorum… Onun bulunduğu bölgenin toprağı bile farklı hissettiriyor bedenime. Hemen terliklerimi çıkarıp yalın ayakla yürüyorum üzerinde… sanki ayağımın altından kökler yeryüzünün derinlerine uzanırmış gibi bir şey derinlere doğru çekiyor bedenimdeki enerjiyi. Aynı anda bütün bedenime bu yeni köklerimden uzanan neşeli besleyici bir enerjiyi alıyorum. Alma ve Hediyelendirmenin eşzamanlı ilerleyişi ile… Toprağa uzanıp yüzümü süresim geliyor. Aramızdaki akış öyle yoğun ki bir eden, birleştiren bir sihir var haznesinde ve cömertçe paylaşıyor benimle… O topraktan bir avuç dolusu alıyorum yanıma… ve koruluğun diğer bir kapısından çıkıyorum. Hafif sarhoş gibiyim… Bu engin güzelliğin sarhoşu olmuş gibi…

Otel odasına gelir gelmez misler gibi can kokan toprağımı özenle bir poşete yerleştiriyorum. Onunla ne yapacağımdan henüz habersizim. Tek sevincim bu muazzam bütünlüğün rüya olmadığını, gerçekten orada olduğumu, tenimle bedenimle dokunduğumu bana hatırlatan bir parçaya sahip olmanın neşesi. Sonrasını o an düşünemiyorum bile. Düşünmek ve planlamak o anın öğesi değil.

orkide2Havaalanına geldiğimizde, hediyelik bir şeyler bakarken, küçük bir tüp içinde satılan orkidelere rastlıyorum… Küçük bir göz yaşarması ve kocaman bir yürek kabarmasıyla anlıyorum ki benim can toprağım başka bir tür can ile birleşmek çoğalmak istiyor. Bazı şeylerin, bazı kişilerin sizde hatır haznesi vardır. Onların istediği küçük bir şey bile size çok hayati ve yerine getirilmesi önemli gelir. O hatır sayılmalıdır. Orkidemi uçakta yanıma aldım. Toprağım zaten kol çantamda. İkisi kolkola seyahat ediyorlar… Yol çok uzun ama bu arkadaşlık onu kolay kılıyor.

Eve geldiğimde ikisini bir ediyorum, sanki çok kutsal bir görevi yerine getirir gibi… ve öyle de. Şimdi yaklaşık bir ay oldu, orkidenin yeni narin yaprakları açıldı, toprağım yerinden halinden memnun. Toprağım huzurlu…

Okyanus kenarındaki bu olanlardan birkaç gün önce, 7 Günlük Etkinlik süreci sırasında algıma gelen bazı sözleri Facebook sayfamda paylaşmıştım. O an için küçük bir algının açtığı kapı aralığından görünen kocaman bir evren’e uzaktan bakıyor gibiydim, bununla birlikte muazzam bir varoluş haliydi benim için. Sözler şöyleydi:

“Yeryüzünün nezaketine haiz olabilmen için senin nezaketli olman gerekir… Gerçek varlığın bedeninle uyumla titreştiğinde doğanın bütün elementleri seninle konuşmaya başlar…”

Sizin için tamamıyla yeni bir varoluş alanının kapısı aralandığı zaman, eğer burada başka neler var edasıyla merak eder ve cesaretinizi hareket gücünüze ekler yürürseniz, o daracık kapı aralığının yaşamınıza, gerçekte olduğu ihtişamını akıtan bambaşka bir evrene açıldığını fark edersiniz. Merak ettiğiniz ve ilerlemeyi seçtiğiniz her şey kendi kendini yaratır aslında. Siz bu ifadenin aktarıcısı olmak için seçilmişsinizdir; siz onu seçtiğiniz için! O günlerde yazdığım bir sözü daha, burada yeri gelmişken paylaşmak istiyorum, yaratımın senkronizasyonuna bir bakın:

“Ya sen dünyayı ve evreni herkesin gördüğünden çok daha farklı görüyorsan? Ne zaman farklılıklarını onurlandırmaya başlayacaksın, onları yanlışlıkmış gibi görmekten ziyade?! Ya senin özürüm dediğin şey aslında en güçlü yanınsa?

İnsanlar inanamazlar bir kişinin bu kadar muhteşem olabileceğine… Etrafta noksanlığını sezdiğin şey, senin bu dünyaya getirdiğin hediyedir. “Nerede, Neden yok?!” demek yerine. Sen Bil ve hiçbir şeye bağlı olmadan ilerle!

Muhteşem bir yıl, muhteşem bir dünya, muhteşem bir gelecek önümüzde uzanmakta.

Mutlu adımlar hepimize…

 

(Kosta Rika, 7 Günlük Etkinlik, Ekim 2016)

Çiğdem Uysal CFMW

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedintumblrmail